Genel Uyarı

Bu sitedeki içeriğin Milliyet.com.tr ile ilgisi bulunmamaktadır. SizdenSize, tamamen üye sitelerin içeriklerinden oluşuyor.
Bu içerik 25 Şubat 2011 Cuma 12:32 de eklendi, 49 kere paylaşıldı

Müslüman ülkelerde kadın olmak

Damat 55, "gelin" 11 yaşında. Afganistan.

Kadın olarak hangi ülkelerde dünyaya gelmiş olmayı istemezdiniz?

Kullandığım resme bakınca cevabı belli gibi sanki, değil mi? Ama olaya genel olarak bakacak olursak bu sorunun öncelikli cevabı sefalet içersinde yaşayan ülkelerde olur, çünkü yoksulluk ve geri kalmışlık en çok kadınları vuruyor, en çok onların hayatını çile haline getirip çekilmez kılıyor.

Buna karşın refah ve gelişmişlik düzeyi yüksek olan ülkelerde yine en çok kadınların hayatı olumlu yönde etkileniyor. Hem kendilerini geliştirebiliyor hem de çocuklarını rahat yetiştirebiliyorlar. Yaşam, eğitim, iş ve eş konularında seçim yapabilme haklarına kavuşuyorlar. Kısacası kadın olarak değil, insan olarak değer taşıyorlar.

Oysa şartlar olumsuzlaştıkça kadınların cinsiyeti tüm kaderlerini belirliyor adeta. Daha baştan dünyaya kaybedenler olarak gözlerini açıyorlar. Cinsiyetleri üzerinden onlara bir yaşam şablonu dayatılıyor ve yaşadıkları çevre ne kadar fakir ve geri kalmışsa o şablon da o derece dar ve karanlık oluyor.

Bu açıdan bakınca her türlü inancın ve yaşam tarzının ötesinde tüm dünyada sefaletin kol gezdiği ülkelerde hayat, kadınlar ve çocukları için korkunç oluyor. Açlık ve hastalığın yanı sıra tecavüz, iş ve seks köleliği onlar için gündelik yaşamın bir parçası. Seçim yapma hakları yok, zaten o şartlar da yok. Bu geçmişte de böyleydi, günümüzde de böyledir ve şartlar/düzen değişmedikçe ne yazık ki hep böyle kalacaktır.

Bu açıdan bakınca bütün dinler ve de peygamberlerin öncellikle kadın ve çocuklara el uzatıp, öncellikle onların yaşam şartlarını düzeltmeye çalıştığını görürüz. Peygamberler en çok kadınlara birer kurtarıcıdır aslında. En çok onları kollamışlardır, buna dair sayısız örnek tüm kutsal kitaplarda mevcuttur. Bakmasını bilen ve isteyen gözlere tabi.

Ama bu konuda doğal olarak çok farklı düşünenler de var, yani kadınlara asıl baskının dinler tarafından yapıldığına inananlar ve günümüzdeki birçok uygulamaya bakınca haksız da değiller. Ancak bu konuda mutlaka madalyonun öbür yüzüne de bakmak lazım.

Dini baskıların olmadığı ülkelerde kadınların durumu

Bazıları öncelikle dinlerin insanların ve özellikle kadınların hayatını zorlaştırdığına inanır. Bunun cevabını vermek için dinin olmadığı ülkelere ve sistemlere bir göz atmak gerekir diye düşünüyorum. Örneğin herhangi manevi veya ahlaki “kısıtlamanın” olmadığı Tayland 'da veya eski demir perdesi ülkelerinde durum hiç de sanıldığı gibi parlak değildir. Tayland'da 6 yaşındaki minikler bile fuhuşa yollanılırken, kadınların zaten esamesi okunmuyor. Zamanında Almanya'da Polonya sınırında bebek gibi güzel ve eğitimli genç kızların bir çift naylon çorap için nasıl kendilerini sattıklarını herkes konuşuyordu. Şu anda da çocuk fahişeler için o sınıra akın eden çok. Bir türlü önleyemiyorlar.

Sovyetler Rusya'sında da kadınların ne denli ağır şartlar altında çalıştırıldığı malum. Eksi bilmem kaç derecede onlarca yıl eldivensiz balık temizlemiş olanları dinlemek çok iç açıcı olmuyor. Birkaç sene önce de Der Spiegel'de bir kürtaj kliniği daha doğrusu derginin deyimiyle fabrikasından bahsedilmişti. Kadınlar seri üretim gibi kürtaj oluyormuş, fetüs “atıkları” tonlarla ifade ediliyordu. Bu da başkaca bir vahşet değil midir? Kadınlar doğru dürüst istirahat bile edemeden klinikten yollanıyorlarmış. Kürtaj işlemi de pek nazik gerçekleşmiyormuş.

Bir de şu meşhur ölüm tarlaları var, Kızıl Kmerler'in, hani 9 yaşındaki çocukların ebeveynlerini naylon poşetle boğdukları, sistem karşıtı oldukları için. Herhalde “dinsizliğin” ne kadar kötü olabileceğini bundan daha iyi gösteren bir örnek yoktur diye düşünüyorum. Bir çocuğun anne ve babasını acımadan ve resmen katletmesi…

Dindar kesimler, özellikle de bizdekiler bu örneklere tabi bayılıyorlar, adeta üzerlerine atlıyorlar, dinimizin bu açıdan insanı ve de kadınları ne kadar da yücelttiğini ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Peki, dinimiz kadınlarımızı bu kadar yüceltiyorsa resimdeki 11 yaşındaki çocuğun 55 yaşındaki damadın yanında ne işi var? Bu nasıl akıllara ziyan bir evliliktir?

Resmin anlattıkları

Bu resmi ve diğerlerini ilk olarak bir dergide gördüğümde resmen midem bulanmıştı ve dindar bir insan, Müslüman bir kadın olarak isyan etmiştim. Konu Müslüman coğrafyasındaki çocuk gelinler di. Yazıma iliştirdiğim bu fotoğraf da o dergiden alınma, tahmin edileceği üzere Afganistan'da çekilmiş. Kızın çocuksu hali ve utanmasına o kadar içim kıyılmıştı ki, onu geceleyin bekleyenleri düşünmek bile istememiştim. Bir de aklıma başka biri gelmişti.

Kızım ve oğlum küçükken devamlı gelen bir yardımcım vardı. Okuma yazma bilmiyordu, beyaz tenli mavi gözlü, toplu ve de güleç yüzlü Karslı bir hanımdı. İyi anlaşırdık, çocukları da çok severdi. Onu da 13 yaşında gelin yapmışlar, ‘ha bu kocandır' diye 24 yaşında tanımadığı birine vermişler. Dediğine göre utancından ölmüş , ‘o adamı' istememiş. Anlattıklarına göre korkudan tam altı ay görümcesinin yanında yatmış . Sonunda dediğine göre damat adayı onu tatlı dille aynı yatağı paylaşmaya razı etmiş. Yine de şanslıymış, iyi birine düşmüş. Zaten ona hiç kötü davranmamış, huysuz olan kayınbiraderiymiş. Yanlarında kalırken hep özel hizmet beklemiş. Bir de kayınvalidesi bazen “kötülük” etmiş, ama o da zamanında tarlaya giderken evde beşiğe bağladığı bebeğini akşam ölü bulmuş. Ağlayıp aşağı doğru kayarken bezlere takılıp boğulmuş. Yani o da zaten çileliymiş.

Çileli coğrafyanın çileli kadınları!

İslam coğrafyasındaki erkek egemen bakış açısı

Bu hikâyeyi ve üstteki resmi kızlarla adet görür görmez evlenilir diyen Müslüman dünyasındaki erkek egemen bakış açısına ithaf etmek lazım. Aslında ha gayret 7 yaşındakilerle bile evlenebilecekler yakında, hormonlu gıdalar sayesinde adet görme yaşı hızla düşüyor.

Her şeyi bir tarafa bırakın, insan o minik bedene nasıl kıyar? Biliyorum, hemen itirazlar yükselecek ‘canım vücutları çok gelişmiş olanlar da var' diye. Ya ruhları, algılamaları, istekleri? Onlar tümüyle harika bencil Müslüman erkeklerin tekelinde . Onların ruh sağlığı, algıları ve de en önemlisi istekleri, daha doğrusu şehvetleridir belirleyici olan . Bir de utanmadan Peygamber Efendimizi kullanmaya kalkıyorlar!

Eğer Peygamber Efendimizi örnek almaya kalkışıyorlarsa, işleri çok zor. Birincisi 25 yaşındayken kendisinden 15 yaş büyük bir hanımla evlenmiş ve onu o kadar çok sevmiştir ki, o zamanın adetlerine göre çok doğal olan ve de kendisini artık yaşlı bulan eşinden gelen cariye tutma önerisini kesinkes ret etmiştir . Sonraki evliliklerine ise en çok Hz. Ayşe'yi sevmiştir. Diğer bütün hanımları dul ve yaşça çok genç değillermiş. Hatta içlerinden bir tanesini o denli yaşlıymış ki, Peygamber Efendimiz kocalık görevini yerine getirememe nedeniyle kendisinden boşanmak istemiş. O da zaten öyle bir görevi kendisinden beklemediğini, sadece eşi olarak kalmak istediğini belirtmiş.

Peki, bizim Peygamber Efendimizin özellikle de bu sünnetine pek bir düşkün olan erkeklerimiz ne yapıyorlar?

At oni al buni

Onlar genelde kadınları stokluyorlar. Yani her nedense onlar açısından kullanma tarihi geçmiş olan hatunu lütfedip boşamıyorlar, ama şöylece bir kenara koyuyorlar. Tüm kocalık haklarını da seve seve dini nikâhla aldıkları genç eşe devrediyorlar. Canım öbürü de şükretsin haline, açta açıkta değil. Kocaysa var, başkasının koynunda da olsa en azından teorik olarak mevcut.

Türkiye'de bu da daha çok kırsal veya bölgesel olarak yaygın olan bir evlilik şekli olurken, Doğu'ya kaydıkça son derece doğal ve yaygın bir uygulama şekli haline geliyor. Zaten o minik gelinler de çoğunlukla ikinci veya üçüncü eş olma kaderini paylaşıyorlar.

Norveçli kadın gazeteci ve Kabil'li kitapçı

Bunun en ilginç örneğini yine Der Spiegel'de okudum. Şu anda Norveç'te ilginç bir dava görülüyor. Afganistan'daki aile hayatını yakından görüp anlatmak isteyen Norveçli Asne Seierstad birkaç ay Kabil'de kitapçı dükkânı sahibi Şah Muhammed Reis'in yanında kalmış. O kadar savaş mağduru bu ülkede bu dükkânda mucizevî bir şekilde her türlü kitap satılıyormuş. Kitapçının kendisi bizzat Shakspeare okuyormuş. Norveçli gazeteci mest olmuş.

Ancak aynı kitapçı evde bambaşka biriymiş, evin kadınlarına sert davranıyormuş. Bu yetmezmiş gibi 50 yaşında olmasına rağmen 17 yaşında bir genç kızla ikinci evliliğini yapmış . Kızı istemeye giderken misafirperverliği gereği Norveçli gazeteciyi de yanında götürmüş. Tabi Vikingli hemcinsimizin feleği şaşmış. Bu duruma fena içerlemiş ve Norveç'e döndüğünde tüm olup bitenleri “Kabil'li kitapçı” adlı kitabında yayınlamış. Ve de kıyamet kopmuş.

Dergi iki tarafa da hak veriyor ve kitap, özellikle misafirperverlikten yararlanılarak yazıldığı için, yayınlanmasaydı daha iyi olurdu diyor. Afganlı kitapçı dükkânını kapatmak zorunda kalmış, ailecek yurt dışına kaçmışlar. Çünkü töre gereği kitapla aile namusuna dil uzatıldığı için o Norveçli gazeteciyi öldürmesi gerekiyormuş. O ise Norveç'te dava açmayı seçmiş. İkinci ailesi oraya yerleşmiş, ama bir göz odada kalmak zorundalar. Birinci eşi Kanada'daki akrabalarının yanına sığınmış. Sadece iki oğlu Kabil'de kalabilmiş. Yani biraz perişan olmuşlar, dergi de bu yönden onlara hak veriyor.

Kitapçının en çok alındığı konu ise kitapta genç kızın onunla istemeyerek evlendiğinin yazılmasıymış. Hâlbuki karısı yaşlanınca bunu oralarda herkes yaparmış. Kayınpederleri de çift eşliymiş. Norveçli gazeteci de ilk eşin aslında boşanmış kadın muamelesi gördüğü, ama onlar gibi herhangi bir hakka sahip olmadığını yazmış. Ayrıca genç kız onun anlatımına göre istemeye gittiklerinde taşlaşmış gibiymiş. Kitapçı da isteyerek evlendi diyormuş. Kim bilir, belki de ilerde işe yaramaz yaşlı eş muamelesi görmemek içindir.

Ama bu küçük hikâye bile Müslüman ülkelerde kadınların konumunu göstermek açısından yeterli. Herhalde 17 yaşındaki kızın hayalinde 50 yaşında hafif göbeklenmiş bir erkek yoktur. O da yaşıtını ister.

“Hayırlı” tartışma

Bu açıdan bakınca bir bakıma dekolte tartışmasını hayırlı olarak adlandırabiliriz. Bana göre Ayşe Böhürler “Tecavüzden korunma dini tavsiyeler…” başlıklı yazısında erkek egemen yorumlara çok doğru eleştiriler getirmiş: “… Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır." Nur suresinin 30 numaralı bu ayeti nedense Müslüman erkekler tarafından pek az görülür ve bilinir. Oysa aynı ayetin tam altındaki 31. Ayet (örtü ayeti) tüm Müslüman erkekleri tarafından bilinir.

Nedense erkeklere daha iffetli ve namuslu olmalarını tavsiye eden sohbetler, vaazlar da pek muteber değildir. Şunun şurasında camilerde, "karılarınızı dövmeyin, günahtır!" sözü ancak 3-5 yıldır söylenebiliyor.

İslam'a göre kadınlara nizam vermeye çalışan erkekler, kadınların nasıl olması gerektiği konusunda tezler yazarlar ama dindar erkekler nasıl olmalı konusunda yapılmış tek bir çalışma ya da tez bulamazsınız.

Neden bir erkek yoldan çıkmayı sadece kadınlara bağlar. Neden tam da ayetin emrettiği gibi davranmayı kendisini terbiye etmeyi birinci vazife edinmez. …”

Olayı çok güzel özetlemiş ve eğer biz kadınlar bu konuda olumlu adımların atılmasını istiyorsak bunu hep beraber yapmalıyız. Daha önceleri de yazdığım gibi ne vakit ki bu toplum giyim kuşam değil de fikir ve yaklaşım ortak paydasında buluşmayı öğrenirse, o zaman ileri gitmeyi başarırız. Ve de huzurlu bir toplum oluruz.

Bazıları için Kuran'ın zaman üstü özelliği milim değişmeden hep aynı kalmasında ve yorumlanmasında yatıyor. Ben burada namaz, oruç veya örtünme/sakınma gibi temel öğelerin değişmesinden bahsetmiyorum. Erkek egemen, dar ve de zamana uymayan yorumlardan bahsediyorum. Kadınları hala cariye seviyesinde görmekten hoşlanan, cinselliğini ve yaşını insan olmasının önünde tutan bakış açısını kastediyorum. Kadın kelimesini bile kullanmaktan imtina eden veya kadını tümüyle “ana” olma özelliği üzerinden yorumlayan yaklaşımı.

Aslında ilginçtir, ecdadına bu kadar sahip çıkanlar bir de son halife ve kızlarının yaşam tarzına baksınlar. Fotoğraflar mevcut. Hanedan kadınlarının boşanma hakkı olduğunu biliyor muydunuz? Aslında modern Türkiye Cumhuriyeti bir bakıma özel bir zümreye ait olan hakları tüm kadınlara açmıştır. Ve hanedanın varisleri bugünkü dindar kesimlerin değil laik kesimlerin görüntüsünü vermektedirler. Bu da araştırılmaya değer ilginç bir ayrıntıdır.

Belki günün birinde hep beraber yalnız ecdadımızı değil Atatürk'ü de yeniden ve tarafsız olarak keşfetmeyi öğreniriz. Tüm artıları ve eksileriyle. Putlaştırmadan.

Günümüzün samimi dindar ve ibadetinde olan kadınları, Müslüman ülkelerden hangisinde dünyaya gelmeyi tercih ederlerdi?

Zuhal Nakay

Bu içerik 12466 kez okundu

Etiketler: Yoksul ve geri kalmış ülkelerde kadınların durumu,Dini baskıların olamadığı ülkelerde kadınların durumu,Resmin anlattıkları,İslam coğrafyasında erkek egemen bakış açısı,At oni al buni,Norveçli gazeteci ve Kabil'li kitapçı,"Hayırlı" tartışma

Bu içeriği ekleyen site : sadevatandas.net