Genel Uyarı

Bu sitedeki içeriğin Milliyet.com.tr ile ilgisi bulunmamaktadır. SizdenSize, tamamen üye sitelerin içeriklerinden oluşuyor.
Bu içerik 17 Aralık 2010 Cuma 14:51 de eklendi, 5 kere paylaşıldı

Bu kadar kolay mı?

Polis gençlere karşı neden bu kadar öfkeli ve şiddetli?

Zenginlik, siyaset, silah, şiddet, çarşaf liste: Bu kadar kolay mı?

Bu ülke beni her zaman şaşırtmıştır, hep kendine has renkleri ve dengeleriyle farklı olduğunu göstermiştir. Bizde sanki bazı mekanizmalar hep tersine işler, zor olması gereken işler kolay, kolay olması gerekenler de zor olur. Sonradan bu ülkeyle tanışmış biri olarak en çok kişi odaklı kültürümüze şaşırmıştım. Lisedeki ilk günümde her derse giren öğretmenin hep aynı öğrencinin adını telaffuz edip tüm dersi onun üzerinden değerlendirmesi karşısında şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı.

Bu geldiğim ülkede çok ayıp görülen ve eğitim etiğine çok aykırı olarak değerlendirilen bir davranıştı. Tabii ki sınıfın en iyisi orada da bilinirdi, ama hiçbir zaman böylesine bir ayrıcalık ve iltimas görmezdi. Başarılı olması zaten yeterince bir ödüldü onun için ve öğretmenin temel görevi herhangi bir ayırım yapmaksızın bütün sınıfa hitap ederek dersi anlatmasıydı. Ancak burada anlaşılan işler çok farklı yürüyordu ve kimsenin de buna bir itirazı yoktu. En çok da bu tepkisiz kabullenme veya çok doğal görme hali beni şaşırtmıştı. Ama dediğim gibi Türkiye çok farklı bir ülkeydi, en ilk ve en kalıcı olarak aldığım ders buydu.
Eğer bir kez “doğru” kişi olarak algılandıysanız, bu hep böyle gidiyordu ve herkes de bunu böyle kabul ediyordu. Bu durumda herhangi bir rekabetin de önü daha baştan kesiliyordu - en iyisi ve diğerleri. Hâlbuki herkesin “en iyi” olduğu çok farklı alanlar vardır, yani hep beraber “en iyi” olunabilir, ama Türkiye’de değil. Çünkü bu zordur, emek ve sabır ister. Tek bir kişi üzerinden başarıya odaklanmak ise çok daha kolaydır. Diğerleri de bu tek kişi etrafında toplanarak ve kendilerini fazla yormayarak “kolay” başarı yolunu tercih eder. Aynen siyasetde olduğu gibi. Aynen AKP’nin etrafına empoze ettiği gibi. Bazıları için para ve ün kazanmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Bazıları için hayat hiç bu kadar zor olmamıştı.
Aslında bu kolay ve zor üzerine kafa yormama çok farklı bir olay neden oldu.
Sosyetik güzelin ölümü
Aslında bu “sosyetik” tanımını hiç sevmem, ama zengin ve ünlü ve de göz önünde bulunmasını seven güzel bir kadın söz konusu olunca “sosyetik güzel” yerinde bir yakıştırma oluyor sanırım. Magazin haberlerini veya klasik tabiriyle cemiyet hayatına dair yazılanları hep sığ ve iç bayıcı bulmuşumdur, ancak söz konusu genç yaşta trajik bir son olunca ister istemez ilginizi çekiyor. Hele işin ucunda, adeta bir idam fermanı gibi inen, kanserin en tedavi olunmaz türü olunca ister istemez irkiliyorsunuz. Daha önceleri de yazdığım gibi Allah kimsenin başına vermesin, kuşkusuz ki çok zor bir sınav.
Ancak benim asıl ilgimi çeken olayın bu kadar örtbas edilmesi oldu. Tabii ki böylesine bir süreci kimse pek fazla paylaşmak istemez. Ama sanki bu parıltılı ve gösterişli sosyete yaşantısında ölüme hiç yer verilmek istenmiyor. Tüm o para ve lüks tüketim illa ki gençlik, güzellik ve her şeyden önce sağlığı şart koşuyor. Azrail’in uzaktan ayak sesleri bile tüm bu şaşaanın üzerine gri bir perde gibi iniyor, ne kadar da geçici ve yanıltıcı olduğunu gösteriyor. Ve ne kadar da işe yaramadığını. Onun için yokmuş gibi davranmak tercih ediliyor. Ölüm daha da buz gibi bir hal alıyor. Şişirilmiş egolar adeta donup kalıyor.
Ancak bu ölümün beni farklı bir boyutunu düşündüren bir yönü daha var. Şunu anlamakta hep zorlanıyorum: Zaten evlenirken zengin olan bir erkek neden bir kadına hayatında yer verdi diye ondan boşanırken servetinin yarısını ona vermek zorunda kalsın? Elde edilen servetin niteliğine girmiyorum, o ayrı bir konu. Ama çok zengin bir erkekle evlenen kadınlar zaten olası bir boşanma durumunda da hayatlarını garanti altına almış oluyorlar. Verilecek nafaka hayat standartlarını fazlasıyla devam ettirecek miktarda oluyor. O zaman bu hırs niye? Bir kadın için hiçbir çaba göstermeksizin zengin olmak bu kadar kolay mı? Evlen, çocuk doğur, boşan.
Hâlbuki mal paylaşımı onu evlendikten sonra beraberce oluşturan çiftler için geçerli olmalı. Almanya ve İsviçre’de bu konuda çok hukuki mücadele verildi. Örneğin doktor bir çiftten koca mesleğe devam ediyor, kadın ara verip çocukları büyütüyor, o sırada ev alıyorlar. Sonra koca boşanıp genç sevgilisiyle o eve konuyor. Amaç bu adaletsizliği önlemekti ve bu doğru bir adımdı. Öbür türlüsüne ise kafam yatmıyor. Zaten bazen ömür de o kadar parayı yemeye yetmiyor. Sonuçta yine hepsi evlada kalıyor.
Hayat o kadar da kolay seyretmiyor. Bazen.
Siyasi konumlar
Siyasette de yukarıda yazdığım gibi bir açıdan fazlasıyla kolay bir döneme girildi. Statüko veya yerleşik güçlerle mücadele adı altında çeşitli konumlara yeterli veya hiçbir donanımı olmayan kişileri getirmek adeta marifet sayıldı. Görevi devralanlar ‘biz bu işi daha iyi biliriz’ edasıyla yapılanları küçümsemeye çalıştılar, sanki bundan öncekiler bazı şeyleri hiç akıl edememiş gibi bir hava estirmeye başladılar. En çok da “monşerler” küçümsendi, sanki diplomasi çocuk oyuncağıymış gibi. Oysa geçen akşam İlber Ortaylı hocayı dinleyenler bu işin ne kadar incelik, donanım ve birikim istediğini bir kez daha anladılar.
Beslediğiniz sempati ve duyduğunuz yakınlık tabii ki farklı olabilir,   ama Pakistan’a yardım ziyaretine bakarak Başbakan’ın eşini BM genel sekreter adayı olarak görmek, bu pozisyonları ve özellikle de Türkiye’deki yetişmiş kesimleri küçümsemek olmuyor mu? Bu görevleri bu kadar mı kolay görüyorsunuz? Orada çalışanlarda - eğitimleri bir yana - hangi kültür birikiminin olduğunun farkında mısınız? Gelişmiş ülkeler neden acaba en elitlerini buralara gönderme çabası içindeler? Hak eden herkese bu “elit” eğitim şansını vermek başka, oraya aklına eseni göndermeye kalkışmak bambaşka bir şeydir. Bazen bu devletin kurumlarını ve temsil organlarını çocuk oyuncağına çevirdikleri kanısına kapılıyorum. Bir devletin itibarıyla bu kadar oynarsanız her türlü sonucu göze alıyorsunuz demektir.
Aynı şekilde bazı tartışma programlarında tecrübe ve birikimleri konusunda büyük soru işaretleri bırakan bazı konuşmacılar, sırf “doğru” tarafta yer almaları nedeniyle hemen hemen tüm konularda fikir belirtmekten geri durmuyorlar. Yanlış anlaşılmasın, tabii ki genç yaş grubuna da yer verilsin, ama sırf başı örtülü veya bilmem ne gazetesinde yazıyor diye oldukça toy ve hep aynı ezber olan söylemleri dinlemekten sıkıldım. Dünyayı ve Türkiye’deki sorunları o kadar basit görüyorlar ki, bu ülke fikir insanı kıtlığı çekiyor mu diye sormadan edemiyorsunuz.
Türkiye ve dünyayı okumak o kadar da kolay değil.
Silah yasası
Yeni silah yasa tasarısına göre silah taşıma yaşı 18’e indirilecek ve kişi başına 5 adet silah ruhsatı taşıma hakkı verilecekmiş. Demek ki bundan böyle silah taşımak ve kullanmak daha da kolay hale gelecek bu ülkede. İnsan sormadan da edemiyor “Neden insanları bu kadar silahlandırmak istiyorsunuz?” diye. Türkiye bir hukuk devleti değil mi? Bundan böyle hakkımızı mahkeme yerine namlunun ucunda mı arayacağız? Ülke olarak savaşa giriyoruz da haberimiz mi yok? Bundan böyle silahı olmayan vatandaş “enayi vatandaş” muamelesi mi görecek? Dört kişilik bir ailenin 20 adet silah taşıma hakkı mı olacak? Aşiretler küçük silahlı birlikler hailine mi getirilecek? Cemaatlerin silahlı güçleri mi olacak?
Bu soruları soranlara Ergenekon yaftası mı takılacak? İleri demokrasiden silahlı demokrasiye mi geçilecek?
Bu ülkeyi geriletmek bu kadar da kolay olmamalı. Yoksa öyle mi?
Polis şiddeti
Hiç şüphesiz ki AKP’nin gözbebeği polisler olmuştur. Başbakanımız her fırsatta aralarının ne kadar iyi olduğunu dile getirmektedir. Allah bozmasın diyeceğim, ne var ki o polis aslında hepimizin polisi. Ama galiba artık değil, hele AKP muhalifi üniversiteli gençlerin hiç değil.
Anlayamadığım polisin neden bu gençlere karşı bu kadar öfkeli olup bu kadar şiddetli davrandığıdır. Gördüğüm kadarıyla ellerinde sadece bayraklar vardı ve açıklamalarını yapmalarına izin verilseydi, söyleyeceklerini söyleyip dağılacaklardı.
Bildiğim, gerçekten de Molotof kokteylleri atıp bu devleti karıştıranlara karşı suspus duran polisin üniversiteli gençlere karşı canavara dönüşünce ekran başındakilerin geçirdiği infialdir. Bildiğim, bu gençlerin başına, gövdesine inen her bir darbenin AKP’ye oy vermeyenlerin oy vermeme nedenlerini perçinlediğidir. Bildiğim, Başbakanın polisi kollayan tutumuna daha fazla dayanamadığımdır.
Ama tabii yine hemen kolay bir cevap hazır: Tüm bunlar haklı istek ve isyanlar değil, tümüyle bir Ergenekon planı ve aslında CHP’nin suçudur.
Bu kolaycılığa kargalar bile güler. Haa, haa diyeceğim de, hiç gülesim yok. Bu kadar kolay gülemiyorum.
Baykal tepkisi
Başka evleri bilemem, ama bizim evde en az polis kadar Baykal’ın utanmadan çarşaf liste dayatmasına da tepki var. Hem de ne tepki! Keşke kendisi birazını görebilseydi, belki o zaman yüzü biraz olsun kızarırdı. Ama öyle bir refleks geliştirmiş olsaydı,  zaten o kaset skandalından sonra bir daha ortaya çıkmazdı. Bu kadarına en hafif deyimiyle arsızlık denir.
Geçen gün bir arkadaş toplantısında konu Kılıçdaroğlu’na geldi. Şüphesiz ki Önder Sav’a karşı gösterdiği tavizsiz tutum ona kuşkuyla yaklaşanları olumlu etkilemiş. Eleştirdikleri noktalara gelince, öncellikle mevcut yapıyı ve onunla baş etmenin zorluklarını göz ardı etmemelerini söyledim. O konuda bana hak verdiler. Biraz da destekçi ve yapıcı yaklaşmalarını rica ettim, çünkü oy oranı ne olursa olsun Kılıçdaroğlu ve yeni ekibinin seçimlerden sonra hem parti içi hem de ülke bazında doğru bir demokrasi anlayışı oturtacağına inanıyorum. Böyle bir durumda da en çok AKP’li vekillerin buna iç geçireceğine eminim.
Bir arkadaşım önümüzdeki seçimlerden koalisyon çıkmazsa, ülkenin ciddi ciddi elden gideceğinden korkuyor. Ben ise Türkiye’nin her şeye rağmen o kadar kolay lokma olmadığına inanıyorum. Doğrudur çoğunluk Başbakan’da, aynı şekilde Atlantik ötesi ve berisi açık/kapalı destek de. Ancak AKP sekiz yıllık iktidarı boyunca bir türlü ülkenin beyin takımını arkasına almayı başaramadı, belki bir saatten sonra çok da gerekli görmedi. Ama bu durum tüm başarıya rağmen istediği destekten mahrum bırakıyor kendisini.
Her ne kadar “malum” medyaya karşı savaş açılmış olsa da, sekiz yıllık süre içersinde entelektüel kesimde iktidara yakın medyaya doğru bir kayma olmadı. Tam aksine AKP’nin eğitimli kesimi de her şeye rağmen AKP karşıtı olarak görülen medyayı takip ediyor ve onların programlarında fikirlerini tartışıyor. Çünkü iktidara yakın olan kanallarda böyle bir izleyici potansiyeli yok, “tarafsızlıkları” daha az, dolaysıyla karşı tarafın (kendilerinin de) düşünen kesimlerine cazip gelmiyorlar. Galiba AKP döneminin en önemli sonuçlarından biri entelektüelliğin kesinlikle laik kesimde olduğunu göstermesidir. Bu da CHP’nin en büyük avantajı.
Ben Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu avantajın farkında olduklarına ve doğru, insan odaklı bir demokrasi anlayışıyla dindarların entelektüel kesimi için de bir cazibe merkezi haline geleceklerine inanıyorum. Baykal tam aksine mevcut olanları da küstürdü. Agresif, dışlayıcı ve kendi içine kapanık bir muhalefetin kendisi ve çevresi dışında kimseye ve özelliklede ülkeye hiçbir faydası olmadı. Amerikalı diplomatların değerlendirmeleri son derece yerinde, etkisi açısından “gülünç” bir muhalefet sergiledi.
Bu bakımdan Baykal’ın bu kadar kolaylıkla yine her şeye burnunu sokmaya teşebbüs etmesine fena halde içerliyorum. Aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun sağduyusuna da güveniyorum, gemiyi bu fırtınadan da en az hasar görecek şekilde çıkaracağına inanıyorum. Benim ve benim gibi vatandaşların desteğini tam olarak arkasında bilebilir. Umarım önümüzdeki kurultay Baykal ve onun gibi düşünenler için artık CHP’de işlerin hiç de o kadar kolay olmadığını gösterecektir. Bu derse fena halde ihtiyaçları var, dilerim onu en iyi şekilde alırlar.
Ülkemizin geleceği hakkında çok karamsar olan arkadaşıma da bunları aynen anlattım, öylesine içten bir “İnşallah!” dedi ki, ben de aynı şekilde “Amin!” diye içimden ekledim. Arkadaşım şöyle bir hesapladı ve ‘bizden CHP’ye 10 oy çıkar’ dedi.  Galiba en önemlisi insanlara bu umudu verebilmek, savunulanlarda samimi ve beklentilerde gerçekçi olmak.
Ümitsizlik ve korku üzerinden oy toplamak ise en kolayı. Ve en verimsizi. Aynı oy oranında saplanıp kalıyorsunuz.
Baykal her ne kadar Kılıçdaroğlu’na zorluk çıkarmaya çalışsa da, biz vatandaşlar açısından artık cevap belli: Bu kadar kolay değil, Sayın Baykal!

 

Bu içerik 2310 kez okundu

İçeriğin Orjinal Hali
http://www.sadevatandas.net/yorum13122010.htm

Etiketler: Sosyetik güzel,siyasi konumlar,polis şiddeti,silah yasa tasarısı,CHP liste kavgası

Bu içeriği ekleyen site : sadevatandas.net