Genel Uyarı

Bu sitedeki içeriğin Milliyet.com.tr ile ilgisi bulunmamaktadır. SizdenSize, tamamen üye sitelerin içeriklerinden oluşuyor.
Bu içerik 13 Kasım 2009 Cuma 10:22 de eklendi, 11 kere paylaşıldı

Kürt açılımı (2)

Gelinen süreçteki bütün fotoğrafları yan yana koyarsak, gidişin de ne yönde olduğunu anlayabiliriz.

Yugoslavyalaşan Türkiye, bir iç çatışma yaşama olasılığıyla karşı karşıyadır.

Devletin Adı da mı Değişecek?

“Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve ‘Kürdistan’ adı verilen devlet resmen ilan edildikten sonra Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin böyle bir devletin kuruluşunu ‘savaş nedeni’ sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.” (CHP’nin ortaya çıkardığı, Gül ve Powell’ın 2003 yılında yaptığı gizli anlaşmanın 7. maddesi)

“Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.” (Aynı anlaşmanın 8. maddesi)

Bugün karşılıklı ırkçı söylemler, ne kadar revaçta olsa da sağduyuyu koruyup, düşünmek gerekiyor. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan Kürt yurttaşlarımızın tedirginlik duyduklarını söylemek zor olmaz. Açılım denilen bu zorbalık, Kürt kökenli yurttaşlarımıza mı yöneliktir, yoksa binbir türlü tezgâhla, dıştaki odakların yaptırdığı bir süreç midir? Ağalık, şeyhlik düzeninden kurtulamayan, yoksullukla yaşamayı sürdüren halka yönelik bir açılım yapılmıyorsa, bu açılım neyi içermektedir, neyi içermemektedir?

* Kör Kör Parmağım Gözüne: Saptamalar

1) Sürecin başlama biçimi: Hemen geri sarıyoruz Powell’la yapılan gizli anlaşma, Yeni-Osmanlı planları, DTP’nin TBMM’ye sokulması, af tasarısı, Hasan Cemal’in Karayılan’la röportajı, hazmettirmeler…

Hasan Cemal adlı kıdemli gazeteciden (!) giriş yapalım. Hasan Cemal, ne hikmetse ne zaman bir işe girişse, ardından Türkiye’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Cemal, anımsarsınız Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim adını verdiği bir kitap yazmıştı. İlhan Selçuk’a faşist, komünist, darbeci gibi yaftalamalar yaptığı kitapta tüm Cumhuriyet yazarlarına ilginç yapıştırmalarda bulunmuştu. Ajanlıktan, darbeciliğe kadar Ergenekon adı verilen sürecin önsavını ve ilk kamuoyu oluşturma girişimlerini bu kitapta bulmuştuk. Rastlantı mıydı?

Turgut Özal’ın sağ kolu, 12 Eylül’ün gizli hayranı Hasan Cemal, Cumhuriyet’te Kemalistlerin egemenliğini içine sindiremiyordu. Peki, yaptıkları basit bir yenilginin öcü olarak açıklanabilir mi? Bence hayır! Nedenine gelince çünkü Hasan Cemal’in rastlantısal gazetecilik / yazarlık başarıları bu kadarla bitmiyor. 5 Mayıs’ta yayımlanmaya başlanan, Hasan Cemal’in PKK’nın sözde önderlerinden Murat Karayılan’la yaptığı, Kuzey Irak Notları adını verdiği söyleşinin ardından Reisicumhur Abdullah Gül, “tarihi fırsat” tanımlamasını yapmıştı. Senaryoyu devreye sokan Hasan Cemal’di sanki. Ve açılım zorbalığı, bugünkü durumuna kadar geldi. Bayram değil, seyran değil Hasan Cemal bizi niye öptü? Hasan Cemal “öpüyorsa”, ardını beklemek durumundayız. Kesinlikle altından bir şeyler çıkacak.

Hasan Cemal’le ilgili anımsatmalarımız bu kadar.

2) Dış güçler: Başta da belirtildiği gibi Kürdistan adlı kukla devletin kurulması Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal güvenliği açısından savaş nedeni sayılmıştı. Abdullah Gül’ün C. Powell’la yaptığı gizli anlaşmanın ortaya çıkmasını birçok kesim komplo teorisi olarak nitelendirmiş ve bunu gerçekdışı bulmuştu. Peki, gerçekten uçuk savlar mıydı bunlar? Kürdistan’ın kurulmasının savaş nedeni sayılmasından, 24 Mart 2009’daki Abdullah Gül – Neçirvan Barzani görüşmesine, Cumhurbaşkanlığı nezdinde bölgesel yönetimin “tanınmasına” (eylemli / de facto) giden sürece nasıl gelindi? Kamuoyu ve kurumlar bunu nasıl hazmetti? Toplumumuzun bu konuyu irdelemesinde yarar görüyorum. Yani verilmiş bir söz var. Bugün bu gerçeklere farklı kılıflar arayan kesimler, o günlerde gizli anlaşmaya yalan diyorlardı, görmemezlikten geliyorlardı. (Bilgi Notu: Gizli anlaşmanın 14. maddesinde de Ermenistan meselesi vardı. Son günlerdeki olayları izlediğimizde aklımıza yalnızca şu geliyor: Anlaşma tıkır tıkır işliyor.)

Açılım konusunun birinci fotoğrafında sözünü ettiğimiz gizli anlaşma var.

1990’lardan beri, özellikle Amerikan neo-con kuramcılarının yazdıklarıyla burayı doldurmaya gerek yok. Bunları -üç aşağı beş yukarı- hepiniz biliyorsunuz. İkinci fotoğraf bu düşüncelerin, stratejilerin, politikaların birbirini tamamladığı, Büyük Ortadoğu Projesi, Yeni Osmanlı Planı gibi değişik biçimlerde anlatılan -adını ne koyarsak koyalım- bir bütünselliktir. Yukarıdaki birinci fotoğraf da zaten büyük sürecin içindedir. “Gaflet, Dalalet ve Hatta Yeni Osmanlı” adlı yazımda bu sürecin içinde askerin etkisizleştirilmesinin, laikliğin aşındırılmasının, etnik kimliklerin ön plana getirilip ulusallığın zayıflatılmasının yer aldığını belirtmiştim. Kürt açılımı denilen sürecin devletin özünü, kendi oluşturduğu meşru zemini değiştirmeye yönelik koskoca bir adım olduğunu anlamamız güç olmaz. Bunu anlamamız için, fotoğrafa bakmak yeterli olmayabilir. Gelinen süreçteki bütün fotoğrafları yan yana koyarsak, gidişin de ne yönde olduğunu anlayabiliriz.

Özellikle işkencelerle, yokumsama politikalarıyla geçen 1980’li yıllar sanki sınıfsal savaşımın yerini etnik/ırksal mücadeleye bıraktırmak ister gibiydi. Devlet tüm örgütleri temizlemiş, -nedendir bilinmez- PKK’ya gücünü yetirememişti. O yıllarda Türkiye’nin adını Anadolu Cumhuriyeti olarak değiştirmeyi (beyin jimnastiği olarak) düşünen Turgut Özal da Kürt ayrılıkçılarına umut veriyordu. 1970’lerde Genel olarak, devletin temel niteliklerini savunan bir parti olan CHP’de siyaset yapan bazı Kürt kökenli politikacılar, sol / sosyal demokrat siyasetten etnikçi bir siyasal akıma yönelmişlerdi. 1990’lara gelindiğinde SHP, Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan gibi Kürtçü politikacıları TBMM’ye sokarak, siyasal PKK’yı meşru zemine sokmuş oldu. O yıllarda iç çatışmalar da çok fazla artmıştı. Süreci çok fazla kaşıyan ANAP’ın düşmesinden sonra, olaylar DYP-SHP koalisyonunda tavan yapmıştı. (AKP’den sonraki hükümetin başına da aynısı gelebilir mi?) Kürt oyların azımsanamayacak düzeyde olması, Refah Partisi’nden SHP’ye, DYP’den ANAP’a kadar birçok partinin iştahını kabartmıştı. Olmayacak sözler veriliyor İslamcı (ulus anlayışını reddeden din kardeşliği), oportünist (biraz ondan, biraz bundan) ya da etnikçi söylemlerle ulusal yapı aşındırılıyordu. Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde, 1990’lardan sonraki tüm seçimlerde (1991’deki SHP ile koalisyonu da sayarsak)DEHAP, HADEP gibi Kürt ayrılıkçılarının etkinliği görüldü. Tüm çabalar HADEP türü partilere kazanç sağlıyordu. Aslında, -ulus anlayışına ortak düşmanlıkları yüzünden- Kürtçülerle en iyi birliktelik yapabilenler, genel olarak İslamcılar olmuştur.

Özellikle dış baskılarla artık Kürt meselesi, iç mesele olmaktan çıkmış uluslararası bir sorun hâline gelmişti. Kürtlüğü yok sayan, onunla dalga geçen Kenan Evren -nasıldır bilinmez- eyalet sisteminden bahseder olmuştu. AKP’nin iktidarı elde etmesinden sonra da mesele iyice dallanıp budaklanmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel söylemlerine ters olan Türklüğü etnisite olarak gören, dinsel anlayışı yurttaşlık bağı olarak yorumlayan tanımlamalar kullanıldı. Ağalık, şeyhlik, derebeylik düzeni sorgulanmadığı babasına annesinin üzerine üç kez evlendiği için kızan insanların bile dağa çıktığı bir sistem ortaya çıkmıştır. Haklı gerekçeler, yanlış yöntemlere, yanlış adreslere kurban gitmiştir. Emperyalist devletler, Kürtleri maşa gibi kullanmaya yönelmiştir.

Bu süreçte PKK hareketi de epey bir başkalaşma geçirmiştir. Marksist söylemler, ağaların kolladığı bir etnikçi söyleme bırakmıştır yerini. Avrupa Parlamento’sunda, Amerikan enstitülerinde konuşulmaya başlamıştır Kürtçü hareket. Dış güçlerin Türkiye üzerine bir baskı yapma aracı olmuştur PKK ve Kürtçü hareket. PKK, Öcalan’ın ifadesinde yer aldığı gibi, AB ülkelerinden Suriye’ye birçok ülkeden doğrudan destek bulabilmiştir.

Önce yok sayma, sonra baskı, sonra psikolojik savaş yöntemleriyle dallandırılan bu sorun bugün Türkiye’de devletin -teslim törenini hatırlarsınız- boyun eğebileceği bir aşamaya geldi. Durum öyle bir hâle geldi ki, 1970’lerde, 80’lerde nasıl Kürt sözcüğü kullanmak zorsa, bugün Kürtlüğü öne çıkarmak o kadar değerli sayılıyor. O günün ülkücüleri, bugün Öcalan’a af çıkması isteminde bulunabiliyor.

* Gelinmek İstenen Sonuç

Bu süreçlerin bizi getireceğini düşündüğüm, olasılı sonuçları yazmadan önce, Sayı 15’deki (Haziran’2009)Yeni Osmanlı yazımın bazı satırlarına geri dönüş yapalım:

“Yazıya girerken Murphy Yasasından söz etmiştik. Bu saydıklarım kötü olasılık mı, peki? Daha da kötüsü var. “Son yıllarda sahnelenen oyunlar, hızla sarılan bir filmi izlemeye benziyor. Türkiye bölgede üzerine en çok bahis açılan ülke. Morton Abromowitz 1995 yılında ‘Önce SSCB, ardından Yugoslavya… Sıra Türkiye’de!’ dememiş miydi?” (Banu Avar Politika Dergisi, Sayı 12) İşte en kötü olasılık da bu. Türkiye’de etnik unsurların kaşınmasıyla ırkçılığın ve karşı-ırkçılığın körüklenmesi sonucunda ortaya çıkacak bir iç savaş ve Yugoslavya sonu. Bunu engellememiz için ulus devlet yapısını korumamız ve federasyon seçeneğinin bizi iç savaşa götürebileceğini bilerek buna karşı durmamız gerekiyor.

Neden mi? Nedenini merhum Kışlalı’dan alalım:

“Bu köşede birçok kez yazıldı: Tito Yugoslavya'nın bütünlüğünü, etnik grupların kurumsallaşmasına bağlamıştı. Yani farklılıkları kurumsallaştırmıştı. Tito öldü, Yugoslavya kan içinde boğuldu. Paramparça oldu.

Atatürk ise benzerlikleri kurumsallaştırdı... Öldü. Yolundan sapıldı. Aymazlıklar, hıyanetler yaşandı. İçeriden dışarıdan onca çaba sarf edildi. Türkiye hâlâ ayakta ve bütünlüğünü koruyor.” (A. Taner Kışlalı Cumhuriyet, 27.08.1997)

Türkiye’yi ancak, 1919 yılındaki gibi, etnik, kültürel, bölgesel, inançsal ayrılıklardan arınmış bir ulusal bütünleşme düzlüğe çıkarır. Kurumsal kimliğimiz ayrılıklar üzerinden değil, yüzyılların birikimi ile oluşan ortak kültürümüz üzerinden şekillenmelidir.”

Evet… Hâlâ ısrar ediyorum: Türkiye bir Yugoslavyalaşma sürecinin içindedir… Fakat bu yoldan dönülmesi olanaksız değildir. Bunları her defasında yeniden yazmaya gerek yok. Bu yolun devamı, ırkçılığın / etnikçiliğin yükselmesi sonucunu doğuracaktır. Yapay bir milliyetçilik oluşabilecektir. Etiketlemeler artacak, toplumda güven bunalımı yaşanacaktır. Boşnak ve Sırplar arasındaki dinsel farklılıktan dolayı, Türkiye’yi ayrı tutanlar yanılmaktadırlar. Mesele, dinsel değildir. Mesele ötekileştirmek / ötekileştirilmektir. Aynı dinden olan halkın yaşadığı Irak’taki olan bitenleri de görüyoruz. Dediğim gibi, Türkiye’yi ancak, Bağımsızlık Savaşı yıllarındaki gibi, etnik, kültürel, bölgesel, inançsal ayrılıklardan arınmış, temelini tarihsel ortaklıklardan almış bir ulusal bütünleşme düzlüğe çıkarır.

Peki, bu gidişle neden iç savaş ortamı doğar?

Çünkü yoksul Orta Anadolu köylüleri de acı çekiyor, askere çocuk gönderiyor ve büyük olasılıkla yakınlarını da vatana şehit vermiş oluyor. Olayı Kürtlükle özdeşleştirdiğimiz zaman, suçu da Kürt olmakta arayanlar -ister istemez- olacaktır.

Çünkü devletin “tabela devleti” durumuna düştüğü PKK’lıların teslim olma törenlerini gören Türkiye’deki Kürt kökenli olmayan tüm yurttaşlar bu kini Kürtlere doğrultacaktırlar.

Çünkü devlet tarafından önemsenmeyen -Kürtler dâhil- tüm yurttaşlar, kendi adaletlerini kendileri vermeye kalkacaktır.

Çünkü Abdullah Öcalan’ın -kim ne derse desin- muhatap alındığı bir süreçte, dışarıdan ya da içeriden yapılabilecek en ufak bir kışkırtma, en yakın komşudan başlayabilecek linç girişimlerine neden olabilecektir.

  …

E, -hangi güçler olduğunu tahmin edebiliriz- boşuna mı hedef olarak seçtiler -ölümünün 10. yılında andığımız- Ahmet Taner Kışlalı’yı?

* * *

Bu anayasal düzende, açılım dedikleri düzenlemeleri yasal ve anayasal yönden yapmaları olanaksız. Ancak, teslim töreninde gördüğümüz gibi, yasalara aykırı yoldan, eylemli olarak yapabiliyorlar bir takım uygulamaları. AKP yeni bir anayasa yapmayı tasarlıyordu. 1924 Anayasasından beri süren Türklüğün “etnistelerden ayrılmış bir üst kimlik sayılması” (1924 Anayasası 88. madde, 1961 Anayasası 54. madde, 1982 Anayasası 66. madde) bırakılarak, etnik temelli bir anayasa mı gündeme sokulacak? Bir takım kurumlar ele geçtiği için, dış güçlerin de baskısıyla anayasa değiştirmeden anadilde eğitim gibi bazı özerlikler verilecek mi Kürtlere? Özal’ın beyin jimnastiğinde belirttiği gibi devletin adı mı değiştirilecek? Sonraları Çerkez, Laz, Boşnak, Arap, Gürcüler ve diğerleri için de yasal kimlikler verilecek mi yoksa teröre bulaşmadıkları için onlara herhangi bir hak verilemeyecek mi?

* Gelmek İstediğim Sonuç

Kürtlere, geçmişimizde bazı haksızlıklar yapılmıştır bunu kabul etmek, insanlığımızın gereğidir. Bu, demek değildir ki bu yüzden Kürtlere anadilde eğitim verilsin, anadilde devlet hizmeti götürülsün. Bu hareket, ülkeyi paramparça eder. Evet, milyonlarca insan, ben Kürt’üm, diyorsa bunu yok saymak kimsenin yetkisinde değildir. Bugüne kadar folklorik olarak, belli bir kültürel birikim sağlanmışsa bu, bizim varsıllığımızdır fakat etnik bir takım değerler devlet eliyle yükseltilirse, onca etnik kimliğe haksızlık yapılacağından, sonu gelmez bir yola girilir. Devlet etnik kör olmalıdır. Ya da eşitlikçi bir anlayışla düşünürsek, tüm etnisitelere aynı hakkı vermelidir ve elbette bunun da sonu gelmez. Ussal olarak ele aldığımızda, tek çıkış yolun ırkçı olmayan ulusal kimliğin sürdürülmesi olduğunu görebiliriz.

Bugün ekinsel haklarına (müzik, edebiyat gibi dallarda) kavuşmuş olan Kürtlerin (hatta diğer tüm halkımızın da) -birey olarak- iktisadi bağımsızlıkları (toprak reformu ve bölgesel yatırımlar öncülüğünde) sağlanmalıdır. Geri oluşumları (ağalık, cemaatçilik gibi) “demokratik” olarak tanımlayan emperyalistler ve Türkiye’deki değişik kesimlerden pek çok aydın, demokrasinin kurumsal yapısını görmemezlikten gelmektedirler. Cümle âlem biliyor ki, demokrasi, Ortaçağ’dan gelen bir sistem değil modernizmin taşıdığı bir yönetim biçimidir. Bu yüzden, daha çok Doğu, Güneydoğu bölgelerinde yoğunlaşan halkımızın bireysel haklarını elde edilmesi ve iktisadi özgürlüklerine kavuşması ile de birçok sorun aşılabilecektir. Bugün Kürtlere -PKK’lılara af, anadilde eğitim ve anadilde devlet hizmeti düşünülmüyorsa- gerekli olan açılım ekonomik açılımdır. Fazlası, korkarım, iç savaşa neden olabilir. İç savaş olmasa da bunun için en azından rejim değişikliği gereklidir.

* * *

Araya sıkıştırmak gerekirse “ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkından” söz eden sosyalistler de ikilem içindedirler. Türk burjuvazisi (ileri) ile Kürt feodalleri (geri) arasında gidip gelebilmektedirler. …ya da SSCB’nin Ukrayna’da, Turan ülkelerinde ya da Müslüman topluluklarda giriştiği uygulamaları unutabilmektedirler. Finlandiya örneğini verebilmektedirler fakat SSCB’nin II. Dünya Savaşı sıralarında Finlandiya’ya saldırdığını gözden kaçırabilmektedirler. Gerçek şu ki, ulus olarak karar verebilmenin tarihsel, ekonomik, güce dayalı etmenleri vardır. Uygulama olarak, egemen devletler, içerideki farklılıkları olabildiğince bastırıp, sömürge ya da yarı-sömürge (çevre) ülkelerde bu siyasanın tam karşıtını desteklemişlerdir. Eğer, açık açık bir yok etme girişimi yoksa ortak simgeler ve ortak bir tarih birikimi varsa kapitalist ilişkiler açısından da merkezle bütünleşme (entegrasyon) sağlanabilmişse o ulusun kopabilme olasılığı düşüktür.

* * *

Sonuç olarak, Türkiye, bir iç çatışma yaşama olasılığıyla karşı karşıyadır. Eğer, iç çatışma olasılığı -bir şekilde- dağıtılırsa da, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ABD’nin bölgedeki isteklerine uygun olarak, şeklen Türkiye’ye bağlı, fiilen özerk (ya da ABD’ye bağlı) bir yapılanmayla da karşılaşabiliriz.

Ama bu saydıklarım gerçekleşirse, en çok Kürtler zararlı çıkacaktır. Hem büyük kentlerde yaşayan Kürtler, hem bölge Kürtleri ve hatta Irak Kürtleri ateşin ortasında kalabilir, yalnızlaşabilirler. Kürtler eğer bir bağımsızlık kazandıklarını düşünüyorlarsa, unutmamalıdırlar ki o bağımsızlığı Türk halkıyla kazanmışlardır. Barzanilerle değil… Aymaz hükümet tanısa da Kürtlerin temsilcileri PKK değil, kendileri olmalıdır. Oluşturabilecekleri ileri kurumlarla feodal istekler yerlerini eğitimsel, toplumsal, ekonomik isteklere bırakabilir.

Kürt kökenliler dışındaki tüm halkımız da sağduyuyu elden bırakmamalıdır. Suçlu arayacaklarsa, kendilerinin seçtiği, fakat hesap soramadıkları hükümette aramalıdırlar. Çoğu, gelişmeden habersiz olan Kürt kökenli yurttaşlarımızda değil.

Gün, ırkçılık yaparak düşmanlık besleme değil üstümüze gelinen şu günlerde daha çok birlikte olma günüdür.

İnadına yurtta ve dünyada barış dileğimle,

Dayancınız için teşekkür ederim.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com

Bu içerik 4352 kez okundu

İçeriğin Orjinal Hali
http://www.politikadergisi.com/node/1235

Etiketler: politika,siyaset,kürt açılımı,akp,CHP,MHP,dtp,demokratik açılım

Bu içeriği ekleyen site : politikadergisi.com