Genel Uyarı

Bu sitedeki içeriğin Milliyet.com.tr ile ilgisi bulunmamaktadır. SizdenSize, tamamen üye sitelerin içeriklerinden oluşuyor.
Bu içerik 21 Ekim 2011 Cuma 13:29 de eklendi, 4 kere paylaşıldı

Savaştığı Ülkeyi Bilmeyen Asker

Günümüzde Amatör Orduyla Savaş Kazanmak Mümkün Mü?

Kim mi bu asker veya askerler? Onlar Amerika'nın dünyanın öbür ucuna yolladığı şu meşhur deniz piyadeleri, “Marines” dedikleri birlikler.

Savaştıkları ülkeyi neden mi bilmiyorlar veya tanımıyorlar? Herhangi bir acıma duygusu, empati geliştirmemeleri için. Onun için neredeyse dünyadan izole bir şekilde oraya naklediliyorlar. Çünkü onların yegâne görevi düşman olarak belletileni öldürmek, bunun için eğitiliyorlar ve para alıyorlar. Onlar profesyonel askerler.

Biz ise lise veya üniversiteyi yeni bitirmiş, dünyaya hala “kanka” penceresinden bakan gençlerimizi düşmana karşı yolluyoruz. Güzel kız ve geyik muhabbeti yapan, daha iş hayatının disiplinini bile doğru dürüst edinmemiş olan bu gencecik erkekleri, kısa bir eğitimden sonra, ülkenin en ücra köşelerindeki savunması en zor olan görev yerlerine yollayıp, sıcak çatışmanın kucağına atıveriyoruz.

Kime karşı? Öyle ya da böyle canını dişine takmış, sert bir gerilla eğitiminden geçmiş ve gerekirse kendini bile havaya uçuracak kadar beyni yıkanmış ölüm makinelerine karşı. Hanefi Avcı'nın kitabında da yazmış olduğu gibi, gerektiğinde kendi kardeşini - suçsuz olduğunu bildiği halde - halk mahkemelerinde acımasızca yargılayacak kadar katılaşmış yüreklere karşı.

Hangi düzen içersinde? Statik ve hantal klasik büyük taarruz ordusu düzeni içersinde. Savunma refleksi zayıf olan, çok zayiat verip göreceli olarak az tahribat yapan birlikler halinde. Can Dündar'ın “İki lider de hata etti” yazısında belirttiği gibi, daha 2 ay önce bizzat Genelkurmay Başkanı'nın ağzından dile getirilen şu şartlar altında: Hatalı yapılmış sınır karakolları, sağlanamayan emir komuta zinciri, eldeki teknik imkânları kullanmaya olanak vermeyen zayıf eğitim ve tatbikat, tim komutanlarının silahı bırakıp kaçtığı çatışmalar.

Bu durumda bu kadar şehit vermemiz çok mu şaşırtıcı? Yoksa daha fazla olmadığına mı şükretmeliyiz?

En çok garipsediğim konu da, PKK'nın saldırmasına kızıyor olmamız. Sorun karşı tarafın saldırmasından çok – bugün PKK olur yarın bir başkası – saldırıya bu kadar açık olmamızdır. Kızmamız gereken birileri varsa, o da her şeyden önce biziz. Noksanlarımız, ihmallerimiz ve bir türlü ders alıp düzeltmediğimiz hatalarımızdır. Onlarca yıl süren çatışmalara ve on binlerce verdiğimiz kayıplara rağmen.

Birçok konuda farklı düşüncede olmamıza rağmen, Mehmet Altan'ın bugün “Baskınla ilgili cevapsız sorular” yazısında değindiği noktalara aynen katılıyorum. Kendisi önce istihbarat konusunu sorgulamış ve şu soruları sormuş: “İki yüz kişilik bir grup sınırı elini kolunu sallayarak bu kadar rahat nasıl geçti? Her kımıldayan unsuru anında tespit eden heronlar neredeydi? Ağır silahlar taşınırken, bunlar nasıl oldu da fark edilemedi? El bombaları, havan topları ve roketatarlar sınırdan sonra şehrin merkezine nasıl bu kadar sorunsuzca taşındı? Hiç mi istihbarat yoktu, hiç mi denetim söz konusu değildi?”

İkinci olarak destek konusunu sorgulamış: “Çukurca'nın Kaletepe Vadisi'nin sağ ve sol noktalarından ilçe merkezine sızan PKK'lıların, Asayiştepe ve emniyet birimlerini hedef alan saldırısının sekiz saat sürdüğü belirtiliyor... Benim bildiğim Güneydoğu'da 225 -250 bin civarında asker var... Bugüne kadar çatışmalardan nasibini en çok almış bir ilçenin silahlı bir grubun baskınına bu kadar çabuk ve kolay teslim olması sorusunu bir yana koysak bile, onca saat nasıl kimsenin yardıma gelmediğini de cevaplamak mümkün gözükmüyor... Acaba sekiz saat boyunca neden yardım gelmedi?”

Bunları sadece Mehmet Altan dile getirmiyor, bunlar yıllardan beri oralarda askerliğini yapıp sağ salim dönmeyi başaran herkesin dile getirdiği sorunlardır.

Biz ise ne yapıyoruz? Lanetliyoruz, kahrediyoruz, sövüyoruz. Şimdi de yine öncelikle iç kamuoyuna karşı yapılan kara harekâtını cilalayıp övüyoruz. Sonuç alınana kadar devam diyoruz, ama genelde hiçbir kalıcı sonuç alamıyoruz. Çünkü sorunun ana nedenlerine inmiyoruz. Ha bire gencecik evlatlarımızı cepheye sürüyoruz. Sonra da biçilen fidanlara kahramanlık destanları düzüyoruz.

Aslında kendimizi kandırmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Orduyu düzenleyip gerçekten disipline etmek yerine, aşağılayıp küçük düşürmekle meşgulüz. Buna alkış tutanlar, şimdi birdenbire şahin kesildiler. Vay efendim, eleştirilerle şerefli Türk ordusu küçük düşürülüyormuş. Bu milletin ordusuna nasıl laf atılırmış.

Biz bu kısır kavgalarımıza devam ederken batılı silah sanayi hem TSK'ya hem de PKK'ya silah satıp, ceplerini doldurmaya ve ellerini ovuşturmaya devam ediyor. Kazandığı paralarla da kendi profesyonel ordusunu nerede savaştıkları bilmeyen ölüm makineleri olarak yetiştirip geliştiriyor.

Biz ise çoktan miadını doldurmuş devasa ve hantal bir ordu için vatan evladı yakıtını kullanmaya devam ediyoruz.

Gerilla savaş taktiklerine karşı savaşacak ve önlem alabilecek, çok daha küçük ama etkin bir ordu için daha ne kadar bekleyeceğiz? Ne zaman her anlamda ve her konuda (barış dâhil) profesyonel olmasını öğreneceğiz? Daha ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?

Son soru: İsral'in ordusunu güçlü kılan nedir - teknolojisi mi asker sayısı mı?

Zuhal Nakay

http://twitter.com/#!/sadevatandasnet

http://www.gazetemen.com/yazarlar

Bu içerik 1907 kez okundu

İçeriğin Orjinal Hali
http://www.sadevatandas.net/yorum21102011.htm

Etiketler: ABD,Marines/Deniz Piyadeleri,TSK,Pkk,Can Dündar,mehmet altan

Bu içeriği ekleyen site : sadevatandas.net