Genel Uyarı

Bu sitedeki içeriğin Milliyet.com.tr ile ilgisi bulunmamaktadır. SizdenSize, tamamen üye sitelerin içeriklerinden oluşuyor.
Bu içerik 05 Ocak 2011 Çarşamba 15:29 de eklendi, 5 kere paylaşıldı

Yılbaşında kaçan fırsat

İstanbul bir dünya metropolü mü, değil mi?

Öncellikle herkese başta sağlık ve afiyet olmak üzere güzel bir yeni yıl dilerim. Ama bu konuda bile gayet de başarılı bir şeklide bölünerek 2011'e merhaba demesini veya dememesini başardık. Bilindiği üzere içerikten ziyade tüm enerjimizi şekil üzerene yoğunlaştırarak, bütün bir yılı baştan sona verimsiz ve asap bozucu tartışmalarla geçirme konusunda üzerimize yoktur, muhtemelen önümüzdeki yılı da benzer bir şekilde geçirmeyi başaracağız. Olsa olsa seçimler nedeniyle asabımız daha da bozulacaktır ve ortak paydalarda buluşarak hep beraber, yan yana, mutlu ve mesut bir şekilde yaşama ümidimiz ihtimal bir çizik daha yiyecektir.

Galiba hep şu soruyu es geçiyoruz: Tüm bu tartışmalara değer mi?

Söz konusu yıl başı kutlamalarıysa, kesinlikle değmez.

Dünya metropolü İstanbul

Sanırım, çok hor kullansak da, göz bebeğimiz olduğu şüphe götürmez olan güzelim İstanbul'umuzun bir dünya metropolü olduğu konusunda hemfikirizdir. Ancak bu konuda bile bölünecek olsak, en azından dünyanın geri kalan kısmı için bu gerçek değişmeyecektir. İstanbul artık bir dünya markasıdır ve dünya gezginlerinin mutlaka gezip görmek istediği günümüz efsane şehirlerinden biridir.

Eğer olaya bu açıdan bakacak olursak, yeni yılı 29 Ekim benzeri bir havai fişek şöleniyle karşılamamamız için bir neden yoktur. Tam aksine biz de tüm diğer dünya metropolleri gibi bunu iyi bir tanıtım fırsatı olarak değerlendirmeliyiz. Açıkça, böyle bir fırsat kaçmaz!

Yeni yılımızın ilk günü internette dolaşırken, Spiegel-online'da dünyadaki çeşitli tanınmış şehirlerin yeni yılı nasıl karşıladıklarına dair bir resim dizisiyle karşılaştım (http://www.spiegel.de/fotostrecke/fotostrecke-63154-14.html). Sydney'in harika fotoğrafını görünce de (14 numara) ilk bakışta İstanbul'u anımsar gibi oldum - o meşhur Opera binası olmasa sanki karşınızda Boğaziçi köprüsü duruyor. Singapur'un aydınlatılması ise masal gibi, inanılmaz zarif bir renk deseni seçmişler. Eğer bizde de Boğaziçi köprüsünden bir ışık şelalesi akmış olsaydı, o resim dizelerinde - belki de en şahanesi olarak - yerimizi almış olacaktık. Aynen Dubai, Kuala Lumpur ve Cakarta gibi. Böyle harika bir tanıtım fırsatı hiç kaçar mı?

Eğer illa ki otantik olmak istiyorsanız, o buz gibi kış gecesinde şehrin belli başlı meydanlarında sıcacık salepleri dağıtırsınız. Çok da makbule geçer. Neticede insanlar yeni yıla hem gönülleri hem de içleri ısınmış olarak girer. İstemeyenler de katılmaz olur biter.

Ama bunun dışında illaki sosyal bir mesajımız olsun derseniz, örneğin lazerle gök yüzüne “257-WFP” diye de yazabilirsiniz. Bu ne mi demektir?

Sadece bir çuval pirinç

Aslında en basit cevabı şudur: 1 çuval pirinç. WFP'nin açılımı “World Food Programme”dır, yani dünya açlık programı ve bu kuruluş BM çatısı altında çalışmaktadır. WFP'nin hedefi dünyadaki en açları doyurmaktır, örneğin Çad, Sierra Leone, Eritre, Etopya ve Angola gibi ülkelerdeki iskelet insanları. Bu insanlara en azından bir çuval pirinç sunabilmek için 2009'da talep edilen bütçe 257 milyon dolarmış, aslında dünya çapında dönen trilyonlara bakılırsa ne kadar da zavallı bir rakam! Ama gelin görün ki, ancak ve ancak 76 milyon dolara ulaşabilmişler. Geçtiğimiz yıl bu rakam 60 milyon dolara düşmüş ve önümüzdeki yıl ne kadar olacağı belirsizmiş.

Bu ne demek mi oluyor? Bu program dahilinde çalışanlar ister istemez bir sefalet hiyerarşisi oluşturmak zorunda kalıyor. Yani aç kalacak olanlarla aç kalmayacak olanlar arasında bir tercih yapmaya çalışıyorlar. Bunun için 33 soruluk bir katalog oluşturmuşlar, örneğin bölgenin yağış alıp almaması gibi. Eğer aynı sefalet bölgelerinden birinde hafif bir yağış olmuşsa, oradaki hamile ve emziren kadınların payına bir çuval pirinç düşmüyor, ya da onların lehine yaşlılar aç bırakılıyor.

Peki, bu aç insanlar ne mi yapıyorlar? Gelen genç yardım görevlisine yaşlarına başlarına bakmadan ağlayarak yalvarıyorlar. Onu ta arabasına kadar yalvaran gözlerle ve açlıktan kurumuş gövdeleriyle ümitsizce uğurluyorlar. Pirinç çuvalına kavuşma mutluluğuna erenlerin kapısında hiç değilse haşladıkları pirincin suyunu onlara vermeleri için dileniyorlar.

Ya da bir öğün karşılığı iş bulan ve akşamları çalıştığı yerin mutfağında yatan genç anne, bu öğünü de yemeyerek 7 yaşındaki oğluna yolluyor. Ama bazen dayanamayıp kendisi yiyor, oğlunun aç kaldığını bile bile, çünkü kamış her zaman açlığını bastırmaya yetmiyor.

İşte yılbaşında gökyüzüne yazdığınız ”257-WFP”nin anlamı bu olurdu. Müslüman bir ülkeye de bu yakışmaz mıydı? Neden hemen her şeyi reddedip, küfür olarak ilan etme yerine biraz ufku açıp farklı yorumlamaya çalışmamalı?

Uçkura saplanıp kalmak

İşin ilginç yanı bazı dar kalıplarda sıkışıp kalırken, bambaşka tuhaf yollara saplanılması. Hidayet Şefkatli Tuksal'ın haber yapılan bir açıklamasına göre bir cemaatte kadınlar eşlerine genç eş alarak ve onunla beraber yaşayarak nefislerini terbiye etmeye çalışıyorlarmış. Bu uygulama bizzat cemaatin şeyhi tarafından teşvik ediliyormuş. Ne hoş bir uygulama! Kadınların nefislerinin terbiyesi uğruna erkeklerinkine cila üzerine cila yapılması…

Öncellikle bunun bir istisna olduğunu belirtmek gerek, Tuksal böyle bir uygulamaya bugüne kadar ilk defa rastladığını söylemiş. Benim çevremdeki samimi dindarların da genellikle oldukça mutlu bir aile hayatı var, özellikle de erkeklerin avam tabiriyle gözü dışarıda değil, tam aksine.

Ancak burada sorgulanması gereken dindarlık adına nasıl bir “teslimiyet” yaşandığıdır. Bu ne kadar sorgusuz bir manevi bağlanma ve karanlık yollara sapma eğilimidir? Her şeyden önce kadını son derece aşağılayan bir uygulama, bunun dışında evdeki çocukların nasıl bir psikolojik travma yaşadığı ise apayrı bir konudur. Ancak bunun da ötesinde dini değerleri bu kadar uçkura yönelik sömürmek tek kelimeyle mide bulandırıcıdır. Ve galiba en çok kızdığımız nokta da kadınların buna bu kadar kolay alet olmalarıdır. Şeyhlerinin uçkura olan düşkünlüğüne ve kendi eşlerini de bu yola sürüklemesine bir de dini anlam kazandırma çabaları – galiba asıl bardağı taşıran damla bu oluyor.

İsterseniz bir de olaya çok bambaşka bir açıdan bakalım, örneğin “kafirlerin” İslam dininin bazı prensiplerini uygulayınca neler olduğuna.

İsviçre bankaları örneği

Tarihini tam hatırlamıyorum, ama birkaç sene önce Der Spiegel'de artan talep üzerine Avrupa'da İslami prensiplere göre şube açan İsviçre bankaları örneklerine yer verilmişti (galiba başka yabancı bankalar da vardı). Şu prensiplere göre çalışıyorlarmış: Birincisi faiz yerine kar/zarar oranlarına ortak olmak. İkincisi silah, tütün ve seks sanayine yatırım yapmamak. Üçüncüsü yıllık banka karının 1/40'lık oranının zekat olarak dağıtmak.

Hedef kitle tabii ki Avrupa'da yaşayan Müslüman göçmenlermiş, ancak sürpriz bir şekilde Avrupalı kadınlar ve gençlerden de bu bankalara yönelenler olmuş. Nedeni de paraların silah, tütün ve seks ticareti kollarında işletilmemesiymiş. Bir de kar oranından dolaysız olarak fakirlere pay düşmesi hoşlarına gitmiş.

Bankaları en çok zorlayan konu yıl sonunda biriken devasa zekat miktarlarının “doğru” yerlere dağıtımı olmuş, çünkü bankalar paraların dolaylı yoldan El Kaide'nin eline geçmesinden korkuyormuş. Ama bunun dışında gayet de iyi sonuçlar almışlar.

Geçen süre ve alevlenen İslamofobi bu bankaların çalışmasını nasıl etkiledi bilemiyorum. Ancak mali kaynak bulma kıskacında kıvranan WFP gibi kuruluşlar için çok büyük bir hazine olabilirler – en azından teorik olarak. Hatta dünyadaki bütün dev şirketler yıl sonu karlarından 1/40'lık bir miktarı dünyadaki fakirler için ayırsalar, herhalde çözülmedik sorun kalmazdı.

Ama işin püf noktası, konuya yaklaşımda yatıyor. Birinde devasa mali kaynaklar ortaya çıkarken, diğerinde cinsel sapıklığın karanlık dehlizlerinde kaybolunuyor. Birisi “kafir” olarak adlandırdıklarımız, diğerleri “en dindarlar” grubunda görülenler. Galiba olaylara nereden değil, nasıl baktığınız daha önemli oluyor. Farklı yerlerden benzer bakanların, yani dünyadaki tüm idealistlerin daha iyi bir dünya adına birleşmemeleri için hiçbir sebep yok.

Buna karşın mevcut çıkar sistemine kusursuz şekilde entegre olanlar, istedikleri kadar dindar olsunlar, sonuçta tüketimin hizmetçisi olmaktan kurtulamıyorlar. Yılbaşında bir havai fişek kutlamasını dahi çok görerek dinlerini kurtardıklarını zannediyorlar. İşte asıl sorun da burada yatıyor.

Belki önümüzdeki yıl İstanbul da hayranlık uyandıran havai fişek şöleniyle diğer dünya metropollerinin yanındaki yerini alır. Belki eninde sonunda 257 milyon dolara ulaşmanın da yolu bulunur.

Neden olmasın? Hiç zor değil aslında.

Zuhal Nakay

Özür notu: Bundan önceki yazım “Müslümanların modernlikle imtihanı”nda yer alan Kentucky Fried Chicken yerine Freid gibi yazım hatalarım için özür dilerim. Ne yazık ki, özellikle bu gibi bilindik kelimelerde beyin otomatikman düzeltme yapıyor, ne kadar üzerinden geçseniz de fark edemiyorsunuz. Diğer özür de resim için, küçültelim derken deforme etmişiz. Ancak yine Spiegel-online'da bulduğum birbirinden güzel Mekke resimlerinden 10 numaralı olana bakarsanız, o yazımda (http://www.spiegel.de/fotostrecke/fotostrecke-62828-10.html) “tavada yumurta gibi” kalan Kabe ile neyi kastettiğimi daha iyi anlayabilirisiniz.

Yine bu resme bakarak “Karşıt Görüş” adlı yazımda yer alan Kabe'nin çevresinin nasıl dizayn edilebileceğine dair satırlarımı da belki gözünüzde daha iyi canlandırabilirsiniz: “…Halbuki öyle bir planlama yapılmalıydı ki, aynen olgunlaşmış bir lalenin tohumları gibi, Kabe Mekke'nin orta yerinde tüm yalınlığıyla bırakılmalıydı. Etrafında büyük bir yeşillik çemberi yer almalıydı, o meşhur hurma ağaçlarından oluşan bir taç. Sonra ilk olarak tek katlı, beyaz sade yapılar sıralanmalıydı inci kolye misali, en fakir hacıların kalacağı ekonomik ama tertemiz konaklama tesisleri olarak. Ömrü boyunca horlanmış olanlar, Kabe'ye en yakın ve kolaylıkla ulaşanlar olmalıydı. Suudi Arabistan Kraliyet ailesi onlarla birlikte, en sade ve yalın şekilde hac görevini yerine getirmeliydi. Özellikle devlet büyükleri en yalın ve gösterişsiz bir şekilde ağırlanıp, Peygamber Efendimiz gibi kuru bir şilte üzerinde uyuyup, hurma ve suyla beslenmeliydi.

İlla ki şartsa, hacı olurken bile dünyevi konforlarından vazgeçemeyenler için ise şehrin en dış çemberinde, lalenin açılmış yaprakları misali gökdelenler dikilebilirdi. Ama hiçbir penceresinin Kabe'ye açılmaması kaydıyla, çöle bakıp hiç değilse bu şekilde İslam dinin temellerini atanların hayatlarının ne denli zor geçtiğini biraz olsun anlamaları için. …”

Bu içerik 785 kez okundu

İçeriğin Orjinal Hali
http://www.sadevatandas.net/yorum05012011.htm

Etiketler: Dünya markası İstanbul neden yılbaşı kutlamalarında yok? İçi boş tartışmalar,Boğaziçi köprüsünde ışık şelalesi ve sıcak salep,Dünyadaki en açlar için 257 milyon dolar,Uçkura saplanıp kalmak,İsviçre bankalarının İslami şubeleri

Bu içeriği ekleyen site : sadevatandas.net