Din neden bu kadar kolay sömürülebiliyor?
Dindarlar kitap okumaz mı?
Başlıktaki soruya cevap vermeden önce, Başbakan'a “tinerci” çıkışıyla - amacı farklı olsa da - düşünce dünyamızı renklendirdiği için teşekkür etmek istiyorum. En azından bu konuyu farklı açılardan tartışıp kendimizi sorgulama imkânı doğdu. İnanç ve inançsızlık gibi hassas hatta toplumumuzun kapanmaz yaralarından sayılacak bir konu da böylece enine boyuna tartışılmaya başlandı.
Çok da iyi oldu.
Sorumun cevabına gelince, dinin her şeyden önce duygulara hitap etmesinden ötürü diyebilirim. Bilindiği üzere duygusal konular tartışmalara ve kamplaşmalara çok açıktırlar. Hangi tarafından tutarsanız oraya doğru uzayıp giderler.
Ama işin içine din girince tüm bu tartışmalar ve kamplaşmalar misliyle katlanıyor. Çünkü bir tarafın kutsal ve değişmez gördüğü değerleri diğer taraf tartışmaya açıp eleştirmeye başlayınca kızılca kıyamet kopuyor. Genellikle karşılıklı hakaretler havada uçuşuyor.
Bu gerginliğin bir de siyasi bir getirisi olunca, din ve dindarlık hem en kuvvetli kalkan hem de en sivri mızrak halini alıyor. Dini arkasına alan her türlü eleştiriyi bu kutsal değere dayanarak kolayca savuştururken, karşıtlarını da istediği gibi en hassas yani en “dinsiz” yerlerinden vurabiliyor.
Ancak bu taktik gelişmemiş ülkelerde daha etkin oluyor, çünkü basit mantık kurgusu eğitimli kitlelere karşı, dindar da olsalar, o denli kolay kullanılamıyor.
Türkiye ise daha da farklı bir konumda duruyor, çünkü laik devletin çizdiği sınırlar dini alanın çizdiği sınırlarla çatışıyor. Modern ve batılı diyebileceğimiz yaşam tarzını benimseyenler açısından “ideal” olarak görülen bu kurallar dizisi, dinini gereklerine göre yaşamak isteyenler açısından kısıtlayıcı olarak algılanıyor, özellikle de kamusal alan söz konusu olunca.
Başka bir açıdan bakacak olursak, laik devletin kuralları şehirli kesimlerin modern yaşam tarzıyla bire bir uyuşurken, geleneksel kırsal kökenlilerinkiyle birçok açıdan ters düşebiliyor. Bu ikilem de Cumhuriyetin kuruluşundan beri süregelen ve derinleşen bir yaradır. Aynı zamanda bu ikilem gelişmiş şehirli ve geri kalmış kırsal kesim imajının da pekişmesine neden olmuştur. Bu da dolaylı olarak “eğitimli dinsiz şehirli” ve “cahil dindar kırsal kesim” önyargısını beslemiş ve sonuçta “din eşittir cahilliktir” algısını yerleştirmiştir.
Bu çizdiğim çerçeve tabii ki çok kabadır ve gerçek hayatta bu değerler daha girift ve birbirine karışmış durumdadır, ama genel olarak dindarı başucundaki tek kitap olan Kuran'la uyurken, buna karşın dindar olmayanı dopdolu kitaplığıyla yatağında okurken resmeden karikatürler tam da bu önyargının karşılığıdır aslında. Ya da “ilkel” maymundan “dik ve akıllı” insana giden grafiği yine secdeye varan “ilkel” insanla bitiren karikatür de dine nasıl yaklaşıldığının en güzel göstergesidir.
İşte böyle bir ortamda dini ve dindar insanı yücelten, onu “adam” yerine koyan her siyasetçinin işi bir anlamda çok kolaydır. Bu nedenledir ki, aslında elit Beyaz Türklerin en belirgin prototiplerinden biri olan merhum Adnan Menderes, bu kesimden olmayanlar tarafından bu kadar benimsenmiş ve bir anlamda “yüceltilmiştir”. Bu nedenledir ki, Recep Tayyip Erdoğan bu ülkenin bir bakıma hep hor görülmüş kitleleri tarafından bu kadar sevilmektedir.
Bundan önceki yazımda da bahsettiğim gibi, bizde ayrıca sınıf ayrımını gözeten burjuvazi karşılıklı önyargıların ve tepkilerin pekişmesine fazlasıyla katkıda bulunmaktadır.
Doğrudur, varoşlardan gelenlerin elit bir üniversitede okuyup elit kesime dâhil olmaları ülkemizde bazı kesimler tarafından asla hazmedilemez. “Sen kendini benimle/bizimle nasıl bir tutarsın” söylemi yaygındır Beyaz Türkler arasında. Buna karşın zenginleşince geldiği yeri unutup aynı burun büyüklüğünü kendi yoksullarına takınanlar ise ayrı bir tez konusudur. Ayrıcalıklı ve seçkin olma tutkusu genlerimize işlemiş anlaşılan. Hepimiz doğuştan Saraylıyız galiba. Benzer bir sınıf ayrımı bariz olarak İspanyollarda da var, onlara da aristokrat genler fazlasıyla işlemiş.
O yüzden AKP iktidarı kendi içinde gerçekten de bir “ilk”. O yüzden her başarısı tabanında bu kadar coşku yaratmaktadır. Buna da hiçbir itiraz yok. Ancak şu dindar nesiller yetiştirme konusu ve de tinerci benzetmeleri, ne yazık ki - Ezgi Başaran'ın “Ateistin altın kuralı ve iyi kalpli gençler” yazısında da belirttiği gibi – tartışmaları bir kez daha 9 yaşındaki çocuk seviyesine indirdi. (Yazıyı okumanızı tavsiye ederim, hem okunaklı, hem özgün, hem çok de yalın ve anlaşılır olup, farklı düşünmenizi sağladığı için.)
Zaten sorun da burada, Başbakanın hemen saldırıya geçip “karşı” tarafı aşağılamaya başlaması. Ne yani, ya dindar ya bağımlı/tinerci ateist mi olabilir insanlar? Ne zaman şu ilkel şablonlarınızdan vazgeçip, konuları adam gibi tartışmayı öğreneceksiniz? Başbakanımız ne zaman eleştirileri kişisel almayıp, genel olarak karşılık vermeyi veya hiç vermemeyi deneyecek?
AKP'ye oy verenlerin genel seviyesine dokundurunca hemen “küçümsüyorsunuz” eleştirilerini alıyoruz, ama Başbakanın söylemlerinden başka ne çıkarmak mümkün ki? Çok entelektüel bir kitleye hitap ettiği mi?
Aslında dindar ya da ateist ya da başka her neyse herkesin özlediği genel olarak benzer insan tipi. Akıllı, düşünen, duyarlı, dürüst, çalışkan, güvenilir ve de her şeyden önce “güzel” insanlar. Çünkü bolca mevcut olan bön, ırkçı, saldırgan, tembel, yalancı ve “çirkin” insanlardan herkes bıkmış usanmış durumda.
Ezgi Başaran yazısında şöyle demiş: “… Niye dindar gençlik yetiştiriyorsunuz? Bir insanın Allah korkusu olmadan iyi ve ahlaklı olamayacağını düşünmek, insanın doğasını - en hafif deyimiyle - küçümsemektir. Sadece Allah'tan, kitaptan korktuğu için düz duran bir insan, - en amiyane deyimiyle - yamuktur. İyi kalpli insanlar veya ahlaklı bir nesil yetiştirmek için aslında öğretilecek tek bir ayet, kural, cümle, (adına ne derseniz deyin) vardır. O da Altın Kural: Kendine yapılmasını istemediğin şeyi kimseye yapma! …” ( Bu arada Radikal'e yazıdan kopyalayarak alıntı yapamadığımız için teşekkür ederim! İnternet çağında neyi kimden saklıyorsunuz? Zaman'dan alıntı yapınca, otomatikman kendi yazı örneğinize de ayarlanıyor kopyaladığınız satırlar. Hiçbir ek işlem yapmanıza gerek kalmıyor. Bilginize.)
Ezgi Başaran'a bu saptamaları için çok teşekkür ederim, çünkü inanç konusunda bir yanlışı düzeltmek imkânı veriyor. Yürekten inanalar Allah'tan ve kitaptan korktukları için değil, en doğru ve en güzel şekilde olduğuna iman ettikleri için öyle davranırlar. Başka türlüsünü istemezler, özlemini çekmezler. Günde onca namaz korkuyla değil anacak derin bir muhabbet ve huşuyla kılınır. Korkuyla değil, ancak sevgiyle “düz” durulur.
Korkuya gelince, tabii ki Allah korkusu vardır, ama o çok derin ve ince ayarları olan bir korkudur. İnsan sevdiğini kırmaya, üzmeye nasıl kıyamazsa, ona benzer sızlatan bir korkudur. Bir doğal afet karşısında nasıl diliniz tutulursa, ona benzer heybetli bir korkudur. Vahşetin karşısında nasıl donup kalırsanız, ona benzer ürperten bir korkudur.
Altın Kural'a gelince, o zaten tüm dinlerin de altın kuralıdır. Ve bu topraklar tasavvuf geleneğiyle öylesine yıkanmıştır ki, en ateist olanının bile damarlarına işlemiştir insana dair bu güzellikler.
Bugüne kadar inançsızlığı dayatmak için başkalarına zarar veren, katliam yapan, savaş ilan eden, aydınları öldüren ateist gördünüz mü sorusuna ise, tabii ki gördüm derim. Stalin, Mao, Kızıl Khmer'in vahşetleri herhalde din adına işlenmedi. Ben kendi adıma Allah korkusu olmayan insanlardan ve düzenlerden korkarım. Ama bundan ateist eşittir kötü insandır dediğim çıkarılmasın. Tam aksine kişisel bazda bazı dindarlara ve laiklere göre çok daha demokrat ve hümanist olabiliyorlar.
Aynı şekilde dindarlar okumaz ve dünyayı bilmez önyargısından da kurtulmak gerek. Yeni yetişen nesil içersinde dünyada olup bitene, bilime, sanata, kültüre, çevreye, kadın erkek ilişkilerine ve genelde insan haklarına son derece duyarlı olan bir kesim var. Meslek hayatında da son derece yetkin ve profesyonel olan dindar insanlarla karşılaşmanız mümkün artık. Bunların hepsi de inançlı olduğu kadar eğitimli insanlar. Ve çoğunlukla farklı kesimlerle iletişime de oldukça açıklar.
Bu durumda baştaki sorumuza geri dönecek olursak, din kişisel özgürlüklerin kısıtlandığı, geniş kitlelerin eğitim seviyesinin düşük olduğu toplumlarda veya toplum kesimlerinden sömürülmeye daha açıktır cevabını vermek mümkündür. Ve herkesin dünya görüşüne göre dini yaşantısının ve yorumunun farklı olabildiği de.
Asıl korkulması gereken kıt dünya görüşü ve bilgisidir.
Din güzel insanların elinde güzelleşirken, çirkin insanların elinde çirkinleşiyor.
Uzun vadede, eşit gelişmişlik şartlarında, hangisi daha güzel insanı yetiştirebilecek:
Dindarlar mı, ateistler mi?
Asıl tartışmamız gereken soru budur.
Zuhal Nakay
http://twitter.com/#!/sadevatandasnet
http://www.gazetemen.com/yazarlar
Bu içerik 3106 kez okundu
İçeriğin Orjinal Hali
http://www.sadevatandas.net/yorum08022012.htm
Etiketler: Dindar ateist tartışması,Sınıfsal önyargılar,Eğitimli dinisiz şehirliler,Cahil dindar kırsal kesim,Adnan Menderes,Recep Tayyip Erdoğan,Ezgi Başaran,Altın Kural

Bu kadar kolay mı?
Siyaset17 Aralık 20102310 kez okundu
Erdoğan ve Kılıçdaroğlu artık rakip!
19 Aralık 2010Siyaset2082 kez okundu
CHP ve İMAJ
23 Aralık 2010Siyaset1593 kez okundu
Kürt vatandaşlarımızı neler bekliyor?
27 Aralık 2010Siyaset3196 kez okundu
Müslümanların modernlikle imtihanı
31 Aralık 2010Siyaset1810 kez okundu
Yılbaşında kaçan fırsat
05 Ocak 2011Siyaset785 kez okundu
- Bunları UnutmayınYaşamEvet demenize çok az kaldı.Düğün dan hemen önce ve düğün sırasında dikkat etmeniz gereken pek çok de
- Hipertansiyon Hastasıyız Ama Haberimiz Yok!SağlıkYetişkinlerin ortalama 1/3’ü tansiyonunu hiç ölçtürmemiş.
- Doğum Sırasındaki SüprizlerBebek-ÇocukNe kadar önceden hazırlanırsanız hazırlanın bilgilenirseniz bilgilenin, doğumunuz sırasında hala...
24 Mayıs Perşembe, 2012